27/02/2024
Bahçemize yerleşmiş iki baykuş var. Havanın kararmasıyla, birbirleriyle ve çevredeki arkadaşlarıyla iletişim haline geçiyorlar. Sabah aydınlanıncaya kadar ritmik aralıklarla sürekli ötüyorlar. Varlıkları bana tuhaf bir huzur veriyor, şehir içinde yaşasam da yaban doğanın bir parçası olduğumu duyumsatıyorlar. Onları hiç göremiyoruz, ama hayal gücümü sürekli meşgul ediyorlar.
Bu iki baykuş (İshak kuşu) eskizini aynı gün arka arkaya yapmıştım. Bakan çoğu kişi sağdaki tarzı daha çok beğeniyor, ama ben soldakini daha fazla kendime yakın buluyorum ve beğeniyorum. O daha çok ben.
Daha fazla kişi tarafından beğenilmek istersem sağdaki biçimde çalışmayı tercih edebilirim, fakat beğenilmek ve onaylanmaktan çok kendimi bulma, kendimi keşfetme arzusuyla sanatla uğraşıyorum.
Evet, sağdaki eskiz gerçek baykuşa daha çok benziyor, o bu yüzden daha güzel denebilir, yine de bu ikisi arasında soldaki baykuş daha fazla benim içimdeki, geceleri karşı ladine tünemiş durmadan sağa sola seslenen baykuşa benziyor, o böyle bakıyor.
Başka insanlar yaptığım baykuşa baktığında ne düşünür, ne anlar diye sürekli ölçerek, biçerek, tartarak sanat yapabilir miyim? Bu şekildeki bir uğraşa sanat denebilir mi? Bu tip kaygılarla dolu bir kafa ne kadar yaratıcı olabilir?
Dahası sanatçılara ‘öyle yapma ben anlamıyorum, beğenmiyorum, benim istediğim biçimde yap’ diye sürekli dayatan bir toplumda sanat ne kadar gelişebilir?
Bir toplum, sanata yani kendini, sınırlarını, potansiyelini keşfetmeye veya etrafına farklı gözlerle bakmaya ihtiyaç duymayabilir elbette, fakat bunun da zamanla katılaşarak ve durağanlaşıp sirke gibi ekşiyerek bedelini öder.
Sanat öyle sürekli ayar vermeye gelmez, susar, ketlenir ya da saklı hazinelerini de beraberinde alarak daha rahat edeceği başka diyarlara göçer.
Sanatın, eğer hiç beğenilmiyorsa, yeteneğin sınırları zorlanarak daha iyisi yapılır, yapılabiliyorsa tabii.