Ölmez Ağacın Çocukları

Ölmez Ağacın Çocukları Doğa dinlemesini bilene en iyi öğretmendir..

Bizler dayanıklılığın,direncin,mücadelenin,barışın ve sağlığın sembolü ölmez ağacın çocuklarıyız.Bazıları 1000 yıllık olan ağaçlarımız atalarımızdan kalan en değerli mirasımız.Bu sayfada Ölmez Ağacın diyarından sağlıklı,doğal besinler bulacaksınız.Çoğu kendi yaptığım,kendi yetiştirdiğim ve ya güvendiğim dostlarımdan aldığım ürünler..Sağlıklı beslenme ayrıcalık değil doğal bir haktır.

Aylar önceden olgunlaşmasını beklediğim ahlatları bugün toplayıp sirkesini kurdum. Ahlat sirkesi yapmasını tüketmesini e...
10/10/2026

Aylar önceden olgunlaşmasını beklediğim ahlatları bugün toplayıp sirkesini kurdum. Ahlat sirkesi yapmasını tüketmesini en sevdiğim sirkelerimden. Olgunlaşma döneminde yaptığı kalın sirke anasıyla, kalbe iyi gelen şifasıyla, şahane aromasıyla benim gözde sirkelerimden.

Aslında ahlat daha önceleri dağlarda bolca bulunan bir ağaçtı. Şimdilerde araki bulasın. Ya aşılanmış, ya sökülmüş, ya da yerine bina yapılmış. Öyle olunca da aç kaşan yabani hayvanlar, tilkisinden domuzuna bahçelere girmeye başlıyor.

Halk arasında yaban armudu, dağ armudu veya çördük gibi isimlerle de anılan bu ahlatın, sert bir yapısı ve mayhoş bir tadı var. Özellikle tam olgunlaşmadan tüketildiğinde ağızda buruk bir tat bırakan ahlat, geleneksel tıpta yüzyıllardır sindirim sisteminden kalp sağlığına kadar pek çok alanda destekleyici bir meyve olarak kabul edilmiş.

Ahlat meyvesi, doğanın sunduğu en saf ve müdahale edilmemiş meyve türlerinden biridir. İçeriğindeki zengin fitokimyasallar sayesinde vücut üzerinde çok yönlü olumlu etkilere sahiptir.

Ahlat ağacı, sadece meyvesi için değil, ekosisteme katkılarıyla da değerlidir. Kök yapısı çok güçlü olduğu için toprak kaymasını önlemede etkili bir türdür. Ayrıca armut üretiminde "anaç" olarak kullanılır; yani kültür armutları ahlat ağacına aşılanarak daha dayanıklı ve uzun ömürlü ağaçlar elde edilir.

Bir ahlat ağacı meyvesi, yabani doğası gereği hibritleşmemiş ve doğal formunu korumuş bir besin deposudur. İçeriğindeki mikro besinler, meyvenin yetiştiği toprağın mineral zenginliğine göre değişiklik gösterse de genel olarak;

C Vitamini: Bağışıklık sistemini destekleyen ve güçlü bir antioksidan olan C vitamini, ahlatın en belirgin besin ögesidir.

A Vitamini (Beta-Karoten), Potasyum: Kalp ritminin düzenlenmesi ve vücudun sıvı dengesinin sağlanması için kritik öneme sahiptir.

Kalsiyum ve Magnezyum: Kemik yapısını destekleyen ve kas fonksiyonlarını düzenleyen bu mineraller, yabani meyvelerde oldukça yoğun bulunur.

Pektin ve Diyet Lifleri: Sindirim sağlığı için elzem olan çözünür lifler, meyvenin etli kısmında bolca mevcuttur.

Bahçeden gelen yerli karpuzu kesince çıkan  iri, etli siyah çekirdekler... Dün, artık olmuştur, köstebeklere kaptırmadan...
08/10/2026

Bahçeden gelen yerli karpuzu kesince çıkan iri, etli siyah çekirdekler...

Dün, artık olmuştur, köstebeklere kaptırmadan tadına bakalım deyip kopardığımız karpuzu kestiğimizde gördüğüm o iri, etli siyah çekirdekler bana unuttuğumuz bir şeyi hatırlattı: Doğallığı.

Geleceğe bırakacak tek bir tohumu olmayan hazır lezzetler yerine, seneye de aynı tatla yeniden doğacağını bildiğin o ata tohumuna denk gelmek... İşte gerçek mutluluk böyle küçük ayrıntılarda gizli benim için.

Dedelerimizin ilaçsız, gübreli toprakta yetiştirdiği o doğal bostanları, dilimize takılan çekirdekleri tabağın kenarına dizildiğimiz o samimi sofraları hatırlatıyor.

Şimdilerde tezgâhları saran o "kusursuz" ama tatsız, çekirdeksiz karpuzların aksine; bu çekirdekler geçmişin, çocukluğumuzun ve toprağın hafızası gibi.

O çekirdek, o karpuzun doğal olduğunun ve seneye de aynı lezzetle yeniden yetişebileceğinin kanıtı.

Meğer ne çok özlemişim çocukluğumuzun o ilaçsız, samimi lezzetlerini.

Toprak hâlâ sadık; yeter ki hafızasını kaybetmemiş tohumlara sahip çıkalım.

Ölümsüzlüğün Küçük Saklama Kapları: Tohumlar​Karaburun’un rüzgârı sert eser. İnsanın yüzüne deniz tuzunu, kayalıklara ça...
04/10/2026

Ölümsüzlüğün Küçük Saklama Kapları: Tohumlar

​Karaburun’un rüzgârı sert eser. İnsanın yüzüne deniz tuzunu, kayalıklara çarpan dalgaların kokusunu ve dağların bağrından sökülüp gelen o keskin kekik kokusunu taşır.

​Sonbaharın kapıya dayandığı bu günlerde, Girit Sateri’nin tohumlarını toplama vakti gelir. Yazın o mor-pembeden beyaza çalan çiçekler yerini kuruyup esmerleşmiş, tohuma durmuş minik çanaklara bırakmıştır.

Girit Adası’ndan Ege kıyılarına ve Karaburun Yarımadası’na kadar uzanan bu kadim coğrafyada; denizden esen iyotlu rüzgâr ile kayalıklardan yükselen sıcaklığın kesişim noktasında açar bu canım kekik.

​Yüksek oranda karvakrol ve timol içerdiğinden oldukça keskin, reçinemsi, yakıcı ve nüfuz edici bir aromaya sahiptir. Kokusu ve tadı, klasik kekiğe kıyasla çok daha baskındır.

​Parmaklarımın arasında o kuru çanakları ovuşturup minik, esmer tohumları avucuma dökerken düşünüyorum da... İnsan, çevresinde gördüğü her şeyin sonsuza dek var olacağına inanmak gibi bir yanılgıya düşüyor. O kekik çalısı sanki hep o kayanın kovuğunda duracak, her bahar coşan rüzgârla yeniden filizlenecek, kokusuyla dağları ve soframızı hep şenlendirecekmiş gibi geliyor.

​Oysa doğa, sanıldığı kadar bağışlayıcı ve sonsuz değildir. Bir gün bakarsınız oradan bir dozer geçer, kontrolsüz bir otlatma mevsimi yaşanır, kuraklık olur ya da sadece zamanın o sessiz aşınması gerçekleşir... Ve o güne kadar varlığına hiç kafa yormadığınız, "nasıl olsa hep burada" dediğiniz o yeşillik, birdenbire yok oluverir. Bir türün yok oluşu doğada şaşaalı trompetlerle ilan edilmez; sessizce, çaktırmadan, bir daha hiç açmamak üzere çekilir sahneden.

​İşte bu yüzden tohum toplamak, benim gözümde yalnızca bir bahçıvanlık ya da ziraat işi değildir. Geleceğe mektup yazma, zamanın yıkıcılığına karşı küçük bir direniş mevzisi kurma çabasıdır. O mini minnacık tohumları toplayıp elekten geçirmek, kurutmak ve cam kavanozlarda saklamak; gelecekteki bir bahara söz vermektir. Bitkiye, "Seni unutmuyorum," "Senin hafızanı, kokunu ve direncini yanımda taşıyorum." demektir.

​İnsanoğlu bin yıllardır medeniyetler kurup yıkarken aslında en büyük mirasını bu minik saklama kaplarında—tohumlarda—taşıdı. Karaburun’un çorak görünen ama özünde bereket barındıran kayalıklarından topladığım bu Girit Sateri tohumları, cam kavanozlarda kendi zamanlarını bekliyor. Toprakla yeniden buluşacakları, yağmuru hissedecekleri ve Karaburun rüzgârına o keskin kokularını yeniden savuracakları günü...

​Çevremizdeki güzellikler kendiliğinden sonsuz olmuyorsa, belki de onları sonsuz kılma sorumluluğu biraz da bizim ellerimizdedir.

Kermes Meşesinin Kırmızı Hafızası 🌿🔴​Hava yağışlı olunca tarla, bağ, bahçe işleri ister istemez duraklıyor. Yağmur ara v...
03/10/2026

Kermes Meşesinin Kırmızı Hafızası 🌿🔴

​Hava yağışlı olunca tarla, bağ, bahçe işleri ister istemez duraklıyor. Yağmur ara verince ben de hem taze hava almak hem de biraz yürümek için dışarı çıktım; yolda kermes meşeleri çıktı karşıma... Açıkçası bu ağaca neden "kermes meşesi" dendiğini daha önce hiç merak etmemiştim. Fakat biraz araştırınca karşıma çıkan bilgiler beni hem şaşırttı hem de daha önce araştırmadığım için üzüldüm.

​Anadolu coğrafyası; bitkilerin sadece besin ya da şifa kaynağı değil, toprağın ve insan hikâyelerinin canlı birer şahidi olduğu zengin bir hafızaya sahip. Yazın kavurucu sıcağında kurumayan, kışın yaprağını dökmeyen kermes meşesi de makiliklerde hayatın kesintisiz devamlılığını simgeler.

​Peki bu ağaca adını veren asıl sır neydi? 🤔

​Ağacın kendisi değil, üzerinde yaşayan küçük bir böcek türü: Kermes ilicis.

​Dişi kermes böcekleri ağacın genç dallarına tutunarak kalkan benzeri kırmızımsı taneler oluşturuyor. Antik çağlardan Orta Çağ’ın sonlarına kadar en değerli al kırmızısı boya maddesi işte bu tanelerden elde edilmiş. Öyle ki bugün dilimizde kullandığımız "kırmızı" kelimesinin kökeni bile doğrudan bu küçük canlıya dayanıyor.

​İşte bu yüzden kermes meşesi, darlık zamanlarında köylünün imdadına yetişen bir rızık kapısı olmuş hep. Akdeniz’in kıyı köylerinde kuraklık vurup ekin bitmediğinde, köylüler "kırmızı kırmız" dedikleri bu taneleri toplamaya çıkarmış.

​Elbette doğayla kurulan bu kadim bağın kendine has bir edebi de var:

Kermes böceğini toplarken dalları kırmamak, ağacı incitmemek şarttı. Eğri büğrü, dikenli yapısına rağmen ağaca hürmet edilir; köylerde "Ağacın hakkını vermeyenin topladığı kırmızın boyası tutmaz, kararıp gider" denilirdi.

​Toprağa hürmet eden, rızkını da o hürmetin bereketinde bulan insanımızın bu inceliği, meşenin dikenli dallarında bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor.

01/10/2026

Hurma zeytin için ideal bileşim; poyraz rüzgarı ve Erkence zeytin ağaçları...
Ekim ayıyla birlikte Karaburun'un insanın içine işleyen poyraz rüzgarları başladı.

Karaburun’da poyraz, sıradan bir hava olayı ya da mevsimsel bir rüzgâr değildir; Yarımada’nın kimliğini, mutfağını ve doğayla kurduğu bağı şekillendiren canlı bir kahramandır.

​Ege’nin kuzeydoğusundan dik esen bu sert rüzgâr, dağların sarp yamaçlarıyla buluştuğunda Karaburun’a has o benzersiz ekosistemi yaratır.

Efsaneye göre Karaburun poyrazı, deniz ile dağın arasında kurulmuş kadim bir anlaşmadır. Akdeniz’in tuzunu ve nemini yüklenen poyraz, Ege kıyılarını döverken Akdağ’ın (Mimas) eteklerine doğru süzülür. Gece olduğunda ise ısının düşmesiyle birlikte bu nemli hava, yaprakların üzerine "gece çiği" olarak çöker.

​İşte tam bu noktada, toprağın ve rüzgârın mucizesi gerçekleşir:

​Aslında hurma zeytin, ayrı bir zeytin ağacı türü değildir; İzmir'in Karaburun, Urla ve Seferihisar gibi yarımada bölgesinde yetişen Erkence zeytin çeşidinin meyvelerinin dalındayken kendiliğinden tatlanması ve olgunlaşması durumudur ve Hurma zeytin hafif tatlımsı, yumuşak dokulu ve ince kabukludur.

Bu bölgelerde farklı zeytin çeşitleri olmasına rağmen hurmanın sadece ‘Erkence’ zeytin çeşidinde görüldüğü tespit edilmiştir. ‘Erkence’ zeytin çeşidinin orijini İzmir’dir. Erkence zeytin ağacı, İzmir ve özellikle Karabrun Yarımadası'na has yerli bir zeytin çeşididir.

​Her Erkence ağacında hurma zeytin oluşmaz. Bölgedeki nemli deniz rüzgarları, gece çiği, güneşli günler ve yöreye özel Phoma oleae adlı mantar sporları (veya yararlı mikroorganizmalar) bu süreci tetikler
Özellikle gece çiy düştükten sonra ertesi gün güneşli hava hurmalaşmayı artırmaktadır.

Hurmalaşma olabilmesi için ekim ve kasım aylarında normal mevsim sıcaklıkları olmalı, havanın nemi yüzde 60’tan yüksek olmalı ve zeytin ağacı denizden poyraz rüzgarı almalıdır.

Ancak bu iklim koşullarının gerçekleşmediği yıllarda, bir de ‘Erkence’ çeşidinin var yılı yok yılı da hesaba katıldığında bazı seneler çok az ‘Hurma’ zeytin oluşabilmektedir.

Emektar sakız ağacımız meyveye dönmüş…​Kimbilir kaç kuşağa tanıklık etti, gölgesinde kimler dinlendi, ne sevdalar, ne so...
30/09/2026

Emektar sakız ağacımız meyveye dönmüş…
​Kimbilir kaç kuşağa tanıklık etti, gölgesinde kimler dinlendi, ne sevdalar, ne sohbetler fısıldandı dallarına… O artık yaşlı, görmüş geçirmiş bir usta. Ama her bahar yeniden tomurcuklanıp her sonbahar meyveye dururken sanki sessizce fısıldıyor: “Ben yaşamı bırakmadım; toprağa, güneşe ve rüzgara dört elle sarılmaktan vazgeçmiyorum.”

​Doğu Akdeniz ve Ege mavisinin en karakteristik şifacılarından biri olan Sakız Ağacı asırlardır kokusu, reçinesi ve kadim kökleriyle insanlık tarihine eşlik ediyor.

​Ağacın yaralarından sızan o berrak damlalar, tarih boyunca “ağacın gözyaşları” olarak anıldı. Ege mitolojisinde ve kadim anlatılarda bu damlalar, toprağın ve doğanın sabrını simgeler.

Antik Ege kültüründe sakız reçinesinin yakılmasıyla yayılan o özgün koku; havayı kötü ruhlardan, hastalıklardan ve nazarın olumsuz enerjisinden arındıran kutsal bir tütsü kabul edilirdi.

​Tarih boyunca altından ve değerli baharatlardan farksız bir servet sayılan damla sakızı, Ege kıyılarında her zaman stratejik ve ticari bir güç oldu.

Tıbbın babası Hippokrates’ten Dioskorides ve Galen’e kadar antik çağ hekimleri, bu ağacın reçinesini mide, diş ve cilt şifası için reçetelerine yazdılar. Roma aristokrasisinde kadınlar nefeslerini tazelemek ve dişlerini parlatmak için onu bir güzellik ritüeline dönüştürdü.

​Geleneksel halk tıbbında ise sakız ağacı, her şeyden önce midenin ve cildin kadim dostu olarak kabul edildi.

​Kökleri derinlerde, yüzü gökyüzünde olan bu emektar ağaç; bize sadece şifalı reçinesini değil, zamana ve zorluklara karşı nasıl dimdik durulması gerektiğini de öğretiyor. Toprağımızın bu kadim mirasına hürmetle…


Emektar sakız ağacımız meyveye dönmüş…​Kimbilir kaç kuşağa tanıklık etti, gölgesinde kimler dinlendi, ne sevdalar, ne so...
30/09/2026

Emektar sakız ağacımız meyveye dönmüş…
​Kimbilir kaç kuşağa tanıklık etti, gölgesinde kimler dinlendi, ne sevdalar, ne sohbetler fısıldandı dallarına… O artık yaşlı, görmüş geçirmiş bir usta. Ama her bahar yeniden tomurcuklanıp her sonbahar meyveye dururken sanki sessizce fısıldıyor: “Ben yaşamı bırakmadım; toprağa, güneşe ve rüzgara dört elle sarılmaktan vazgeçmiyorum.”

​Doğu Akdeniz ve Ege mavisinin en karakteristik şifacılarından biri olan Sakız Ağacı (Pistacia lentiscus var. Chia), asırlardır kokusu, reçinesi ve kadim kökleriyle insanlık tarihine eşlik ediyor.

​Ağacın yaralarından sızan o berrak damlalar, tarih boyunca “ağacın gözyaşları” olarak anıldı. Ege mitolojisinde ve kadim anlatılarda bu damlalar, toprağın ve doğanın sabrını simgeler.

Antik Ege kültüründe sakız reçinesinin yakılmasıyla yayılan o özgün koku; havayı kötü ruhlardan, hastalıklardan ve nazarın olumsuz enerjisinden arındıran kutsal bir tütsü kabul edilirdi.

​Tarih boyunca altından ve değerli baharatlardan farksız bir servet sayılan damla sakızı, Ege kıyılarında her zaman stratejik ve ticari bir güç oldu.

Tıbbın babası Hippokrates’ten Dioskorides ve Galen’e kadar antik çağ hekimleri, bu ağacın reçinesini mide, diş ve cilt şifası için reçetelerine yazdılar. Roma aristokrasisinde kadınlar nefeslerini tazelemek ve dişlerini parlatmak için onu bir güzellik ritüeline dönüştürdü.

​Geleneksel halk tıbbında ise sakız ağacı, her şeyden önce midenin ve cildin kadim dostu olarak kabul edildi.

​Kökleri derinlerde, yüzü gökyüzünde olan bu emektar ağaç; bize sadece şifalı reçinesini değil, zamana ve zorluklara karşı nasıl dimdik durulması gerektiğini de öğretiyor. Toprağımızın bu kadim mirasına hürmetle…

Sonbahar Karaburun’a öyle gürültüyle, fırtınayla gelmez; sessizce, rüzgârın dilini değiştirerek sızar. Mavi ile yeşilin ...
26/09/2026

Sonbahar Karaburun’a öyle gürültüyle, fırtınayla gelmez; sessizce, rüzgârın dilini değiştirerek sızar. Mavi ile yeşilin buluştuğu bu sarp coğrafya, sonbaharda kendi özüne, o asil yalnızlığına geri döner.

​Yaz kalabalıklarının çekilmesiyle Karaburun'da sahiller, sokaklar tenhalaşır, hatta deniz bile başka türlü dalgalanmaya başlar. Yazın coşkulu ve berrak olan suyu, sonbaharda daha koyu bir renge bürünür. Kıyıda yalnız başına yürürken yüzünüze çarpan poyraz, artık yakıcı değil, hafifçe ürperticidir.

​Sonbaharda Karaburun’da dağlar ve tepeler de renk değiştirir. Sarıya, kızıla ve kahverengiye dönen maki örtüsünün arasından o eşsiz koku yayılır: Kekik ve çam kokusuna karışan nergis filizlerinin kokusu...

Çünkü Karaburun için sonbahar, bir bitiş değil, aslında en güzel başlangıçların müjdecisidir. Dünyanın en zarif kokulu nergisleri, bu topraklarda sonbaharın serinliğiyle uyanır. Doğa diğer yerlerde uykuya dalmaya hazırlanırken, Karaburun toprağı yeni bir cana gebedir.

Karaburun ile onunla özdeşleşen nergis çiçeğinin arasındaki bağ, sadece bir coğrafyanın bir bitkiye ev sahipliği yapması değildir. Bu iki varlık, karakterleri, duruşları ve yaşam döngüleriyle adeta birbirinin aynadaki yansıması gibidir.

Karaburun, Ege’nin en kayalık, rüzgâra açık ve çetin coğrafyalarından biridir. Nergis de uysal ve ılık kış günlerini değil; lodosun, poyrazın ve dondurucu soğukların hüküm sürdüğü kış aylarını seçer. İkisi de zorlu şartlar altında kendi estetiğini ve zarafetini korumayı başarır.

​Zeytin hasadı başladığında, yarımadanın her köşesini tatlı bir çalışma heyecanı sarar. Toplanan her zeytin hem geçmişin hem de geleceğin tadını taşır.

​Karaburun’da sonbahar, insanın kendi içine dönmesi demektir. Sarp kayalıkların üzerinden Ege’ye bakarken, karşıda beliren Sakız, Midilli Adası’nın puslu siluetine karşı hayallere dalmaktır. Kalabalıklardan, şehir gürültüsünden ve hayatın koşturmacasından kaçıp sığınabileceğiniz en sakin limandır burası.

​Eğer bir gün yolunuz sonbaharda Karaburun’a düşerse, acele etmeyin. Rüzgârı dinleyin, denizin kokusunu içinize çekin ve doğanın bu sessiz ama görkemli dönüşümüne tanıklık edin.

"Fesleğen ekiyorum, sardunya dikiyorumArsızmış, öyle diyor komşumArtık siz istemeseniz deAçar tohumunu, yayılır toprağın...
25/09/2026

"Fesleğen ekiyorum, sardunya dikiyorum
Arsızmış, öyle diyor komşum
Artık siz istemeseniz de
Açar tohumunu, yayılır toprağınızda.
Ne güzel ne güzel ne güzel tanrım...

İnan olsun dostlar, inan olsun Dalından kopan sardunya
Bozulmadı bikez, eğmedi başını
Açmayı sürdürdü diktiğim toprakta"
Gülten Akın

​Gülten Akın’ın dediği gibi; arsızlık bugünden geri umut ve direnç demektir. Dalından kopan bir sardunyanın boyun eğmeyip dikildiği toprakta yeniden açması gibi, insan da yaşama tutkunluğuyla var olur.

​Hayata bağlılığın, içimizdeki coşkunun pek çok göstergesi vardır aslında. Pencere önündeki küçük menekşeler, balkon demirlerinden sarkan begonyalar, sardunyalar, gülümseyen karanfiller...

​Gelişen teknolojiyle yükselen beton binalar ayaklarımızı yerden kesti belki ama bir yanımız hep doğaya dönük kaldı. Şimdilerde balkon köşelerindeki meyve kasalarında, eskilerde ise babaannelerimizin atmaya kıyamayıp toprakla doldurduğu teneke kutularda hayat buldu o çiçekler. Solmasın diye ıslak bezlere sarılıp getirilen dallar, bardaklarda köklendirilip baharda çığlık çığlığa açan renkler...

​Güneşin sadece birkaç dakikalığına uğradığı bir bodrum kat penceresinde açan tek bir saksı çiçek, insanoğlunun direncinin ve umudunun en güçlü tablosudur. Eğer bir insan sabahları çiçeklerine su vermeyi unutmuyorsa, içindeki yaşama sevinci hâlâ dimdik ayaktadır.

​Çiçekleriniz, hayatınızdan ve pencerenizden hiç eksik olmasın...

​(Metin Özeti: Uzman Psikolog Saadet ELEVLİ

Zeytinde yine  bir hasat dönemine kavuştuk.Her sene aynı geyik döner. Zeytini erken hasat edersek şöyle iyi olur böyle i...
18/09/2026

Zeytinde yine bir hasat dönemine kavuştuk.
Her sene aynı geyik döner.
Zeytini erken hasat edersek şöyle iyi olur böyle iyi olur.

Birde bize “öğretiyorlar”

Erken olursa yağ az çıkar ama polifenol yüksek olur, geç sıkarsak çok yağ çıkar ama kalite düşer.

Bir kere; aç-kapa, bir-sıfır, siyah-beyaz gibi net geçiş yok.
Fotoğraftaki gibi zeytin önce koyu yeşil sonra açık yeşil sarı pembe mor ve nihayet siyaha ulaşan aylar süren bir süreç söz konusu.

Zeytinin olgunlaşma yolculuğunda bir şeyler azalır bir şeyler artar.

Fenol azalır squalene artar mesela.

Bizim mevzuata “erken hasat” yazma imtiyazını eklettiler.

Sadece erken hasat yazmaya izin verilince, erken hasat yazmıyorsa geç hasattır algısı oluştu ister istemez.

Oysaki ette nasıl az, az- orta, orta, orta-iyi, iyi pişmiş gibi bir skala varsa bunda da; çok erken, erken, tam zamanında, olgun ve geç gibi ibareler tanımlanmalıydı.

Sanırım “Erken hasat” en iyisi zannediliyor ya, kimse diğerlerini yazmak istemez diye düşünmüşlerdir 🙂

Oysa ki gerçek hayat tam öyle değil.

“Sakın vereceğin yağ çok erken hasat olmasın” diyenler de var.

Özellikle olgun zeytinyağı arayanlar da var.

Belki bu yıl hasat 150 gün falan sürecek.
Hava durumuna ve ürünün bolluğuna göre süre artabilir bile. Bu arada şaşıracaksınız ama iyi ki uzun sürüyor.

Olaya ekonomik bir ekosistem olarak bakalım.

Zeytinyağı fabrikaları hasat ne kadar uzun sürerse o kadar karlı oluyor. Bütün zeytinyağını erken hasat yapacağız diye diretirsek kapasiteleri bir kaç kat daha arttırmamız gerekecek. Sonra arkadaşların istedikleri gibi fabrikaları 15 gün çalıştırıp kapatırız.

Ama bu seferde yatırımın ve yıllık masrafların karşılanması için sıkım ücreti herhalde 10 kat artardı.

Bizim ülkedeki zeytinyağı sektörü daha değirmenci modelinden kurtulamamış yağlar bidonlarla eve gidiyorken ülke gerçeklerinden kopuk “kurtuluş reçeteleri” duyunca ister istemez geriliyorum.

Bu sene rekolte ne olur bilemiyorum ama 300- 500 bin ton yağın 15 günde çıkarıldığını düşünsenize …

Hasadın zamana yayılması çıkan yağın tevzisini ve fiyat baskısını bir nebze rahatlatıyor.

Arkadaşlar oturduğu yerden akıl veriyor.

Bütün zeytinyağlarımız yüksek polifenollü olursa şu kadar gelirimiz artar falan filan…

Bütün zeytinyağlarımız öyle olamıyor.
Hatta çoğu sınıfı geçecek kadar EVOO bile olamıyor.

Erken hasat olmayanı ezikle, markette satılanı kötüle, Rivierayı yerin dibine sok, prina yağını zeytinyağı bile sayma ...
Finans sorunlarıyla boğuşan sektörümüze yapılacak en büyük kötülük toplam üretimin yüzde 20 si bile olmayan kısmını aşırı yüceltmek diğer üretimleri çaktırmadan yada açıktan küçültmektir.

Mustafa Alhat 15 Eylül 2026 yazısından/Tohum & Toprak Dostluğu sayfasından alıntı

Address

Karaburun

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Ölmez Ağacın Çocukları posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share