23/07/2026
Bazı mahalleler vardır; haritada yalnızca bir isim değildir.
Yedikule de onlardan biridir.
İstanbul’un kara surlarına yaslanan bu semt, yüzyıllar boyunca yalnızca evlerin yan yana dizildiği bir yer olmadı. Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan büyük bir tarihin içinde, farklı dillerin konuşulduğu, farklı inançların aynı sokakları paylaştığı, aynı çeşmeden su içtiği, aynı bostanda emek verdiği yaşayan bir mahalleydi.
Bugün Yedikule denildiğinde çoğu kişinin aklına önce surlar gelir.
Oysa Yedikule’yi Yedikule yapan yalnızca taş duvarlar değildi.
Surların eteklerinde yaklaşık bin beş yüz yıldır üretim yapılan bostanlar vardı. İstanbul’un sofralarına marul, lahana, maydanoz ve daha nice ürün buradan giderdi. Toprak sadece geçim kaynağı değil, mahallenin ritmini belirleyen ortak yaşam alanıydı.
Dar sokaklarda yükselen iki katlı ahşap evler, çıkmalarıyla birbirine yaklaşan cumbalar, taş döşeli yollar, gün boyu açık duran kapılar…
Çocuklar bütün mahallenin çocuklarıydı.
Komşuluk yalnızca yan yana oturmak değildi; birlikte yaşamak demekti.
Rumlar, Ermeniler, Museviler ve Müslüman aileler uzun yıllar aynı mahallenin hafızasını birlikte inşa etti. Fırınlar, bakkallar, kahvehaneler, meyhaneler, ibadethaneler ve bostanlar gündelik hayatın doğal parçalarıydı.
Zaman değişti.
Demiryolu geldi.
Atölyeler kuruldu.
Gazhane açıldı.
Yedikule, tarihî kimliğinin yanına üreten ve çalışan insanların mahallesi olma özelliğini de ekledi.