05/01/2026
Taşıyan Yük
Uzak bir kasabada, Hasan adında yaşlı bir marangoz yaşardı. Sessizdi, işini iyi yapardı ama yüzünde hep sert bir ifade vardı. Onu tanıyanlar bilirdi: Hasan kimseyi kolay kolay affetmezdi.
Yıllar önce, en güvendiği ortağı onu dolandırmış, tüm birikimiyle birlikte kasabadan kaçmıştı. Hasan o günden sonra her sabah dükkânını açar, akşam kapatır; ama içinde hep aynı ağırlığı taşırdı. Öfkesini, kırgınlığını, “haklılığını” hiç bırakmamıştı.
Bir gün küçük torunu Ali, dedesinin dükkânında yerde duran eski bir sandığı açtı. İçinde taşlar vardı. Ağır, düzensiz, keskin taşlar.
“Dede,” dedi Ali,
“Bunlar ne?”
Hasan durdu.
“Bana kötülük yapan herkes için bir taş koydum buraya,” dedi.
“Unutmamak için.”
Ali merakla sordu:
“Peki neden her gün sandığı sırtına alıp bahçeye götürüyorsun?”
Hasan cevap veremedi. O ana kadar hiç düşünmemişti. Ama gerçekten de her sabah sandığı sırtına alıyor, bahçeye taşıyordu. Kimse istemediği hâlde. Kimse zorlamadığı hâlde.
Ertesi gün Ali, dedesini bahçede gördü. Sandığı açmıştı. Taşlara bakıyordu.
Bir tanesini eline aldı.
“Bu,” dedi kendi kendine,
“Beni aldatan adam için.”
Taşı yere bıraktı.
Sonra bir tane daha…
Sonra bir tane daha…
Sandık hafifledikçe Hasan’ın omuzları da hafifliyordu. Yıllardır fark etmediği bir şey oldu: Nefesi açıldı. Göğsündeki sıkışma azaldı.
Ali yanına geldi:
“Affettin mi dede?”
Hasan başını salladı.
“Hayır,” dedi.
“Ama artık onun yükünü taşımıyorum.”
O günden sonra Hasan daha az yoruldu. Daha çok güldü. Geçmiş değişmedi ama onu her gün sırtında taşıma zorunluluğu ortadan kalktı.
Ve şunu fark etti:
Affetmek, karşı tarafı serbest bırakmak değildi.
Kendini özgür bırakmaktı.